5 Şubat 2014 Çarşamba

dönüş yolunda Rio yeniden :)

Buzios'u da gördükten sonra artık tekrar Sao Paulo'ya dönüyorduk. Rio'nun dönüş yolumuzun üstünde olması ise kafamızdaki planların şeklini ordan alıp buraya koyuyordu. Sonuçta dört yolcu kafa kafaya verdik. Biraz konuştuk, biraz tartıştık ama dönüş yolunda Rio'ya uğrayıp orman büyüklüğündeki botanik bahçesini gezmeye ve Copacabana'da denize girmeye kara verdik. 

Jardim Botanico do Rio de Janeiro


Resim yazısı ekle

Dünyanın en güzel tropikal bahçelerinden biri olarak anılıyor. 1808'de botanik araştırmalar için kurulmuş. UNESCO 1992'de bu parkı biyosfer koruma alanı ilan etmiş. Tahmin sınırlarının üstünde (wikipedia 75m diyor) yüksekliğe sahip palmiyeleri ve aralarında oluşturdukları kral palmiye yol ile tanınıyor.


Eğer Rio'ya karnavalda giderseniz, botanik bahçesi tüm o çılgın eğlencenin arasında soluklanmak için ideal bir kaçamak olacaktır.

Praia - Copacabana - Plajı


Sugarloaf'dan Copacabana plajı
Plajın sınırlarını her iki ucunda yer alan tarihi kaleler çiziyor. Bu kaleler günümüzde can kurtaran kulesi olmuş. Yaklaşık 4km uzunluğundaki plaj FIFA'nın plaj futbolu dünya kupası etkinliklerine de birçok defa ev sahipliği yapmış. 

Copacabana Kordonu

Copacabana'dan Sugarloaf'a bakarken...
Brezilya tatili benim için bitmişti artık. Buenos Aires dönüşü öncesi Sao Paulo'da geçecek 3 gün, tüm yolculuk boyunca yaşadıklarımı, gördüklerimi, öğrendiklerimi geri çağırmalarımla geçti. Anlarımı ve fotoğraflarımı yanıma alarak Buenos Aires otobüsüne bindiğimde hala Brezilya'nın etkisindeyim. Yine de 35 saatlik yolculuktan ve iki sınır kapısından sonra Buenos Aires'e ayak basmak tekrar eve gelmek gibiydi. Duş alıp kirlileri makinaya attıktan sonra odama girdim, kapımı kapattım ve yazdım. 


3 Şubat 2014 Pazartesi

durmak yok, yola devam




Bir sonraki durağımız Buzios, Rio'nun kuzeyinde ve Rio de Janeiro eyaletin sınırları içinde popüler bir tatil kasabası... Brigitte Bardot'un ziyaretinden sonra gelişen kasabanın halkı, deniz kıyısından kasaba boyu uzanan uzun kaldırıma "Orlat Bardot kaldırımı" adını vererek teşekkür etmiş. Bardot'un hayran kaldığı Buzios ile şimdikisi arasında elbette ki dağlar gibi fark var. Sonradan öğrendiğime göre Bardot'un geldiği zaman kasabada elektrik bile yokmuş. Şimdi ise Bardot'un kaldığı otelin de bulunduğu sahil boyu pahalı butikler, lezzetli mönülere sahip şık restoranlar ve barlarla dolu. 

João Fernandes Plajı
Kasabanın çevresinde birçok koy var ve koyların da kendine has özellikleri... Kuvvetli okyanus rüzgarlarına açık olanlar, rüzgar sörfçülerini cezbederken, bizim gibi denizin keyfini çıkarmak isteyenler korunaklı koyların sakin sularını tercih edebiliyorlar. 

Tres Pescadores
(üç balıkçı)
Buzios'da evler en fazla iki katlı, yeşilin içinde ve gündelik hayatlarına sanatı katmayı da ihmal etmemişler.Bir sürü heykel insanı kasabanın içine serpiştirmişler. "Heykel insan" özellikle kullandım. Çünkü bunlar öyle komutanlar gibi şahlanan atlar üzerinde değiller. Biri parkta ağaç altında Jules Verne okuyor, diğeri okyanusu selamlıyor, bir diğeri anlam veremediğim bir yerde dikiliyor, vesaire... Bu heykellerin en ünlüsü günbatımını seyreden Brigette Bardot heykeli... Heykel tabii ki de Orlat Bardot kaldırımınında... Bununla beraber, kasabanın asıl gözbebeği olan Tres Pescadores (üç balıkçı) denizdeki bir kara parçasının üstünden balık ağı çekiyor.

Feixe Vino'dan günbatımı
Benim guruba karşı ayrı bir sempatim vardır. Anneannemden dolayı olsa gerek, seyretme fırsatını hiç kaçırmam. İşte Feixe Vino'yu da bu sayede buldum. Orlat Bardot kaldırımı boyunca akşam yürüyüşü yaparken, oturacağım sandalyesini uzaktan gözüme kestirdim  ve bir kahve içmek için girdim. Samimi çalışanlarının türk olduğumu öğrenmeleri üzerine türkçe ile ilgili sorularına ufak bir örnekleme yaparak ve yüzümde beliren bir tebessümle seçtiğim sandalyeye kuruldum. Fotoğraf makinam yanımdaydı. Kahve de gelince her şey tam oldu.

1 Şubat 2014 Cumartesi

Rio'da şehir turu




Fotoğraf makinası benim için defter kalem gibi vazgeçilmezlerdendir. Fotoğraf çekmek ise başlı başına bir keyif. Dondurduğum anlarımdır. O yüzden güneşi takip ederim hep. Çünkü ışık önemli. Işık doğruysa, tadından yenmez. Öğle saatinde fotoğraf çekmekten haz almadığım için bugünün duraklarını güneşe göre belirlemeyi teklif ettim, arkadaşlarım da kabul ettiler.  Plana sadık kaldık ama saatimiz şaştı ve Corcovado Tepesi'ne 

Bugünün programı yoğun... Öğleden önce Corcovado Tepesi'ni ziyaret edeceğiz, öğle saatlerinde klima bulabileceğimiz downtown'da dolaşacak ve akşamüstü de teleferikle Pao de Açucar'a (bildiğimiz adı Sugar Loaf, türkçesi Şeker Dağı) çıkacağız. Tüm bunları yaptıktan sonra da şansımız varsa, güneş batmadan önce tekrar Ipanema'da denize gireceğiz. Yani, vamos!

Cristo Redentor - Redeemer - Kurtarıcı İsa Heykeli



Cristo Redentor yani 700m rakımlı Corcovado Tepesi'ndeki kurtarıcı İsa heykeli.. Rio de Janeiro'nun simgesi durumundaki heykelin, ülkenin katolikliğini vurguluyor olması açısından brezilyalıların gönlündeki yeri de ayrı. Sadece Rio'da değil, otobüs yolculuğu sırasında Brezilya sınırından sonra, geçtiğimiz hemen her yerleşim bölgesinde boy boy versiyonlarına ve farklı kullanım amaçlarına tanık oldum. Bahçe heykelleri en ilgimi çeken kullanım alanı oldu diyebilirim. Üstelik üzerine forma giydirilmiş versiyonları da mevcut. İnsanların dine bakış açılarındaki farklılıkları göstermesi açısından çok öğretici olduğunu da eklemeden geçemeyeceğim.  

Trem de Corcovado
Corcovado Tepesi'ne çıkmanın en keyifli yolu Corcovado Treni. Karayoluyla da ulaşım var ama trenin tadı bir başka oluyor.Yaklaşık yarım saat süren yolculuk sırasında ormanın içinden geçerken bir yandan da pencereden, altınızda kalan şehir manzarasının keyfini çıkarabiliyorsunuz. Üstelik ara durakta trene binen Bom da Samba adlı brezilyalı grubun eğlenceli şarkıları da cabası.. (tren bileti kişi başı R$ 65)


Tren yolculuğundan sonra Cristo'ya ulaşmak için merdivenleri tırmanmaya başladık. Gözümde büyüttüğüm kadar değilmiş. Üstelik yukarıdaki gibi manzaralar da cabası.. Ama en güzel manzara, Cristo'nun manzarası sanırım..

Cristo'nun baktığı açıdan Rio


Downtown

Teatro Municipal

Corcovado'dan indiğimizde güneş tam tepeydi. Serin bir yerde öğle yemeğimizi yemek için şehir merkezine gittik. Saraya benzeyen belediye tiyatro binasının ihtişamını görünce sanata değer veren toplumlara duyduğum saygıyı da pekiştirmiş oldum.

Patisserie Colombo
Downtown'ın incisi Patisserie Colombo... Yüksek tavana kadar uzanan sıra sıra aynalı dolapları, çikolataları, tatlıları ve yemek mönüsüyle Rio'nun gösterişli pastanesi... Sıcak çikolata eşliğinde yenen tatlılar 40 dereceye yakın hava sıcaklığında mantıklı görünmeyebilir ama emin olabilirsiniz ki tadan için her bir anı çok lezzetliydi.


Catedral Metropolitana do Rio de Janeiro
Martin'in ısrarı üzerine Rio'nun katedralini görmeye gittik. Görünce de ısrarın nedeni belli oldu. Daha yaklaşırken, binanın orjinal mimarisi dikkatimizi çekti. Meğer Martin'in "tanrı burda işte" dediği kadar varmış. 1964-79 yılları arasında inşa edilen katedralin mimari ünlü brezilyalı mimar Edgar Fonceca. Koni şeklindeki binanın yüksekliği 75m, iç çapı 96m. Klasik yapılara alışık olan gözlerim için etkileyici bir binaydı ama üstüne yapışan bir kutsallık, mabetlik hissi vermedi. En azından kapısından içeri girene kadar böyle düşünüyordum.


Gördüğüm azametin etkisinden bir süre kurtulamadım. Konik tavandaki haçın kollarından yere kadar inen vitray camların ve tepedeki haçın ışıkla yarattıkları, binaya yaklaşırken hiç beklemediğim bir şeydi. Edgar Fonceca'ya neden dahi dedikleri o zaman anladım.

Pao de Açucar - Sugarloaf - Şeker Dağı


Pao de Açucar ve Morro da Urca
Artık teleferikle Şeker Dağı'na çıkma vakti geldi. Geldik Praia Vermelha'ya. Guanabara Körfezi'nin ağzında bulunan Sugarloaf'a çıkmak için iki kademede teleferik kullanıyor. İlk teleferik sizi "yerden" alıp Morro da Urca'ya, ikincisi ise Morro da Urca'dan 396m yüksekliğindeki Sugarloaf'a çıkarıyor. 20 dakikada bir kalkan teleferiklerin her biri 65 kişi kapasiteli. (teleferik kişi başı: R$ 62)

Morro da Urca'dan Sugarloaf  teleferiğine yürürken
Söylenecek çok fazla bir şey yok. Manzara muhteşem. Rio bir kez daha ayaklarımın altında. Hayatım boyunca fotoğraflarından, televizyondan, sinemadan izlediğim ve izlerken hayran olduğum o yerlerden birindeydim. Aklıma ilk gelen brezilya melodisini mırıldanarak fotoğraf çekmeye başladım.

Eve döndüğümüzde yorgunduk ama bitmedi. Martin ve ben akşamüstü sefası için Ipanema sahile koşarken, diğerleri evde kalıp dinlenmeyi tercih etti. Onların bizden daha fazla dinlenmesi gerekiyordu. Çünkü yarın Busioz'a yola çıkıyorduk ve José ile Çağrı bizim iki şöförümüzdü.

Ipanema'da gurup vakti


Rodrigo de Freitas Gölü, Ipanema ve Leblon plajları

Rio de Janeiro'nun ünlü barrio'su Ipanema, Lagoa Rodrigo de Freitas yani yukarda görmüş olduğunuz gölle deniz arasında kalan bölümde yer alıyor. Sağda Serra do Mar sıradağları içinde yer alan, sırtında Tijuca Şehir Ormanı'nı taşıyan kaya kütlesi, solda Ipanema guruplarının vazgeçilmez izlek mekanı Arpoador Tepesi  arasında kalan sahil şeridini Leblon ile paylaşıyor.

Benim için Ipanema'nın  herzaman ayrı bir yeri vardı. Ünlü bossa novası ve tebessümle andığım muhabbetler bu duygusal bağın yapı taşları sayılırdı. Oraya vardığımda ise bambaşka bir şey yaşadım. Günler sonrasında elime gelince yüzümü güldüren incecik beyaz kumuyla, beni bana gösteren Atlas Okyanusu'yla ve insanların alkışlamak için yerlerini aldıkları gurup manzarası ile Ipanema çok daha gerçek ve sağlam bir bağ kurdu benimle. Ben de onunla...


Hayatımda ilk kez okyanusa girdim. Daha kıyıdayken vücuduma çarpan dalgaların gücünü ilk hissettiğim andaki şaşkınlığımı tarif etmek biraz güç olacak. Evet ben de biliyorum; dere değil, okyanus bu ama fark ettim ki meğer ben karıncayla fili aynı sanıyormuşum. Kendime bir damla daha koymanın rehavetini suya girme heyecanım dağıtınca daldım bir dalganın altına. 
Su beni daha önce hiç böyle kavramamıştı. Yüzmüyordum. Uçuyordum. İçinde yüzüyorum sandığım kütlenin gücü ve verdiği gerçeklik hissi beni hem tedirgin ediyordu hem de içimdeki afacanın maceracı ruhunu kabartıyordu. Diğer yandan okyanus, varlığımın bu dünya üzerindeki gerçek boyutunu anlamamı sağlıyordu. Ben için harcadığım yoğun mesaiyi biliyormuş gibi, su okyanus olup beni bana gösteriyordu. Ben de dolabildiğim kadar dolayım diye bıraktım kendimi suyun üstüne. Dalgalarla birlikte sahile doğru gittim.. geldim.. gittim.. geldim.. 


Okyanusa girme heyecanının yerini dalgalarla boğuşmanın yorgunluğu aldığında eve gidip günü erken sonlandırmaya karar verdik. Ertesi gün yoğun bir gezi programımız vardı ve erken kalkacaktık. Yüzümde tebessümle uykuya daldım.



Bu arada...

Bahsi geçen şarkının aslı, brezilyalı şair ve müzisyen Vinicius de Moraes'ün, müdavimi olduğu barın önünden hergün plaja gitmek için geçen 15 yaşında bir güzele yazdığı iddia edilen "Garota de Ipanema" isimli şiiri.. Bu şiir sonradan, aynı barın diğer bir müdavimi olan birezilyalı müzisyen Antonio Carlos Jobim tarafından bestelenmiş. Bir brezilyalı tarafından yazılıp başka bir brezilyalı tarafından bestelenince kaçınılmaz olarak, samba ve cazın karışımı, 1950 ve 60'larda ünlü bir akım haline gelen bossa nova ritminde. İngilizceye versiyonu birçok ünlü şarkıcı tarafından söylendi. Şarkıyı dünyaca meşhur hale getiren orjinal versiyonu ise;


Astrud Gilberto & Stan Getz: The Girl From Ipanema- 1964 



31 Ocak 2014 Cuma

Rio'ya gidiyoruzzz




Okul hayatım boyunca erken kalmak bana hep zul olmuştur. Bir insan 15 yıl boyunca yaptığı bir şeye alışamaz mı sorusu gelir aklıma hep. Cevaplayamam, anlayamam. Ama bu sabah durum farklıydı..

Sonunu spontan bir şekilde noktalasak da, yolculuğun planı baştan yapılmıştı. Kiraladığımız araba ile, bir haftada yaklaşık 1800km yol kat edecektik ve iki farklı durağımız vardı. Arabayı sabah dokuzda teslim alacaktık. İlk durağımız Rio'ydu. 

Sao Paulo ile Rio de Janeiro arası yuvarlarsak 450 km. Yani arabayla 4-5 saat, otobüsle 6 saat ve üzeri... Yol genelde ayrılmış çift şerit geliş ve gidiş. Trafik rahat. Ama bu sürede 6 tane otoyol ödeme gişesi geçiyorsunuz ve tabi her birinde ödeme yapıyorsunuz. Toplam tutarımız: 30.30R (Brezilya Reali). Üstelik para vermek istemiyorum deme şansınız da yok çünkü José'nin dediğine göre 2 günlük sahil yolunu seçmeyecekseniz başka seçeneğiniz de yok. Ha bu arada, bir uzun yol klasiği olan yol çalışmaları da olmazsa olmazımız :) (bu arada Brezilya parasının değeriyle ilgili size bir kıstas vermem gerekirse, doları 2.28'den bozdurdum. Aynı gün Türkiye'de de aynı kur geçerliydi. Yani real=lira diyebiliriz kısaca.)

Karayoluyla yolculuk yapmayı hep sevmişimdir. Samimi bir havası vardır. Birçok yeni görürsünüz. Ülke klasiklerine tanık olursunuz. Keyiflidir. Hele bir de arabanın içindeyseniz müzik de sizinledir. Pek severim. Arada seyretmekten sıkıldığınızda yanınızda kameranız ve sizin gibi sıkılan bir arkadaşınız da varsa, özlük eserler ortaya çıkarabiliyorsunuz :))

                               
         tepeciklere adını yazmaca klasiği                                        martinin kaleidoscope'undan

Yolculuğumuzun sonuna yaklaşıyorduk. Dağlardan Rio'ya iniyorduk. Susamış ve sıkılmıştım. Meğer herkes aynı durumdaymış. İmdadımıza José yetişti;

hindistancevizi suyu
Rio'ya 20km kala
Hindistan cevizi ve suyu ile enerji depolayıp yola devam ettik. Rio'ya vardığımızdaki plan açıktı. Ipanema plajına iki blok mesafede bir daire kiralamıştık. (4 kişi, 2 gece-1400R) Eve gidecektik, üstümüzü değiştirip okyanusa koşacaktık. Ve dahası vardı..

Rio bizi plajda karşıladı .. 
Beklenti çok olunca tahammül sınırı düşüyor sanırım. Şehrin akşam trafiği ve arkadaşımızın bize etrafı gösterme heyecanıyla attığı fazladan turlarla biraz zaman kaybetsek de erken yola çıkmanın avantajıyla vaktinde eve vardık. Planın gerisine sadık kaldık.

             
             





30 Ocak 2014 Perşembe

Sao Paulo'da ilk gün



José'nin evinde biraz soluklanıp duşumuzu aldıktan ve kahvelerimizi içtikten sonra ufak bir şehir turu yapmak için dışarı çıktık. Aslında bu şehirde her tur ufak kalıyor zaten. Çünkü Sao Paulo, dünyanın en büyük 3.şehri. Ucu bucağı yok. Adını verdiği eyaletin okyanusa sınır mevcut ama şehir daha içerde ve ortalama rakımı 800m. Tropikal iklime bu kadar yakınken 800m'de olmanın bazı avantajları var tabi. Yazlar sıcak elbette ama bunaltıcı gün sayısı 3-5. Kışların en soğuk gün ortalaması ise 10 derece. Yani iklim olarak yaşanası bir yer denebilir. Tabi benim gibi illa deniz olacak diyenlerdenseniz, başka alternatifleri değerlendirmek yardımcı olacaktır.

Sao Paulo'nun kalbi sayılan Avenida Paulista üzerinde bir kitapçı var: Livraria Cultura.. Güney Amerika'nın en büyük kitapçısı ünvanına sahip. Zaten buraların insanları, gariptir, bizim gibi en büyük alışveriş merkezleri veya adalet sarayları yapmaya çalışmıyorlar. İşleri güçleri kitapçı, tiyatro, sinema... entel dantel... :))



Kitapçı demek ne kadar doğru olur bilmiyorum aslında. Fotoğrafını gördüğünüz dükkan en büyük olanı ama aynı pasajın içinde birden fazla dükkana da sahip. Bir tanesi sadece sinema ve tiyatro eserlerine, diğeri bir yayın evinin kitaplarına ayrılmış.

Livraria Cultura'dan çıkıp Avenista Paulista boyunca yürümeye devam ediyoruz. Bugün günlerden pazar. Ev sahibimiz José'nin geleneksel caz günü. Gitmekten keyif aldığı bir bar var; Barro da Itarare. Pazar akşamları 20:00-23:00 arası caz standartlarından oluşan ve arada isteklere de yer verdikleri şirin bir performans sergiliyorlar. Diğer günlerin de kendine has programları varmış ama bana görmek nasip olmadı. Yolunuz düşerse diye web sitesinin adresini paylaşıyorum: http://www.baraodaitarare.com.br/

Gece eve döndüğümüzde pilimiz çoktan bitmişti ve ertesi gün uzun olacaktı. Yolculuğumuz yaklaşık beş saat sürecekti ve herkes güneş batmadan Ipanema'dan okyanusa girme hayalleri kuruyordu. Sabah 7.30'da kalkmaya karar vererek, odalarımıza çekildik.

29 Ocak 2014 Çarşamba

Arjantin'den Brezilya'ya



José'nin evinden Sao Paulo manzarası

Hani bazen istersiniz ama bir yandan da gözünüz yemez. Başka zamanlara atarsınız aklınızca.

Brezilya böyle bir şeydi benim için. Buenos Aires'deki İspanyolca okulum boyunca Brezilya'nın tehlikeleri üzerine duyduğum onca söz ve hikaye bende benden kaynaklanmayan ama benim içimde oturan bir tedirginlik yaratmıştı. Üstüne bir de maliyet hesabını ekleyince ve işin içinde korku olunca bahane bulmak çok kolay oldu; Brezilya, Güney Amerika'ya tekrardan gelmek için bir neden olacaktı. Sanki bir daha gelebileceğimin garantisi varmış veya Brezilya'nın nedene ihtiyacı varmış gibi... Uzun lafın kısası Brezilya'ya gitmek istiyordum ama kendimden dolayı gidemiyordum. Ben de kendime beni Brezilya kadar heyecanlandıran başka bir rota seçmeye karar verdim. Kaçıyordum ve kaçtığımı biliyordum.

Söz konusu Güney Amerika olunca, heyecanlı rota sıkıntısı çekmiyor insan... Tam tersi istikamete gitmeye karar verdim. Güneye, dünyanın sonuna gidecektim. Sonuçta bu gezi Arjantin gezisiydi. Brezilya ise rol çalmaya çalışıyordu. Planlarımı yapmaya başladım.

Buenos Aires'de odasını kiraladığım ev arkadaşım Martin 3 haftalığına Brezilya'ya arkadaşının yanına gitme planları yapıyordu. José'yle daha önceden Buenos Aires'de tanışmıştık. Türkiye'yi ve bizi çok sevmiş. O kadar ki, İstanbul'a altı defa gelmiş. Bunu bir güzel ağırlamışlar, evde sofralar falan kurulmuş, ziyafet çekilmiş. Hatta vejetaryan diye özel mezeler hazırlanmış filan.. Anlata anlata bitiremiyor geçirdiği mide fesadından aldığı hazzı... Üstüne bir de portekizce kitaplar hediye etmişler. Mest... Beni ve diğer ev arkadaşımızı daha önce Sao Paulo'ya, yaşadığı şehre davet etmişti. Teşekkür etmiştim ama pek ciddiye almamıştım. Öylesine laf olsun, beri gelsin diye yapılan bir jest olduğunu düşünmüştüm. Zaten uçak fiyatlarının Brezilya gezisine bedel olduğunu görünce de Ushuaia hayallerime geri dönmüştüm. Ama José ciddiymiş. Martin'le birlikte Buenos Aires'den Sao Paulo'ya giden otobüsler bulmuşlar. Açıkçası böyle bir şey hiç aklıma gelmemişti. Hem de uçak fiyatının üçte biri fiyata... Yol yaklaşık 35 saat sürüyordu ve Brezilya sınırına Iguazu'dan giriliyordu. Tek rahatlatıcı bilgi otobüslerin konforuydu. Cama olarak adlandırılan birinci sınıf uçak koltukları benzeri koltuklarda seyahat ediyordun. José Sao Paul'dan devamla Rio'ya ve yine Rio eyaletinin içinde ama daha kuzeydeki tatil kasabası Buzios'a gitme planlarını da ekleyip "kesinlikle geliyorsunuz, hayırı kabul etmiyorum." diyince bize de başka yol kalmadı. Brezilya'ya gidiyordum. Hem de kendi dileğimin yanında bir de ısrarla yapılan bir davet ile...

Otobüs yolculuğu tahminimden çok daha rahat ve konforluydu. Otobüs çift katlıydı. Her bir sıra çiftli ve tekli olmak üzere 3 koltuktan oluşuyordu. Koltuklar yatağa yakın bir açıda yatabiliyordu. Üç öğün otobüs yemeğinin şahane olmasını zaten beklemiyordum ama yanında servis edilen bira, şarap ve hatta viski ile gönlümü aldıklarını söyleyebilirim. Kokusundan biraz mağdur olsak da tuvaletin bulunması fazladan verilecek molaları önlüyordu. Bu da haliyle zamanda avantaj sağlıyordu.

Tam olarak 35 saatlik yolculuğun ardından Sao Paulo Terminali'ne vardığımızda José bizi bekliyordu. Terminalin içinden bindiğimiz metro ile yarım saat sonra evine ulaşmıştık. Binanın onikinci katındaki evi keyifle döşenmişti ve salonda da bir piyanosu vardı.


İlk gün için sakin bir programımız vardı. Ufak bir şehir turundan sonra günümüzü José'nin pazar günleri gitmekten hoşlandığı barda caz standartları dinleyerek noktaladık.

Brezilya'ya geldiğime hala inanamıyordum. Dahası, yarın Rio'ya yola çıkıyoruz.